geldik 2026'nın yazına... sıcağın dışarıya asla çıkartmadığı bir başka yaz! gerçi odamdaki vantilatör ve ofisteki klima beni her zaman zinde tutmayı başarıyor.. fakat dışarıdaki bu sıcağı bilmek bile olduğun yerde terletiyor. bu yazının nasıl başlayacağını uzun zamandır düşünüyorum....aslında yazının kendisini değil de, ilk cümlesini.... çünkü ilk cümleyi yazınca devamı geliyor. ilk cümleyi yazamazsam, saatlerce boş sayfaya bakıyorum. bu sefer de öyle oldu... iki üç aydır aklımdan sürekli "bloga bir şeyler yaz." diye geçiriyorum. sonra bilgisayarı açıyorum, yazı ekleme şeysine giriyorum, imleç yanıp sönüyor... ben de çıkıyorum.
çok ilginç.... yazmayı seviyorum. ama bazen yazmak istemiyorum. ikisinin aynı anda olabilmesi de ayrı bir gariplik.
2026'nın yazı geldi.
ben yine bu oteldeyim. belki de buradaki son yazım olacak bilemiyorum.. içimde garip bir his var. yine de buradan ayrılmasam da tehlikede değil gibiyim. mevsimler sonuçta gelip geçen şeyler. zaten son birkaç senedir mevsimleri dışarı bakarak değil, resepsiyondan anlamaya başladım zaten... bu arada, bu otelden ayrıldığım gün... burasıyla alakalı her şeyi yazacağım. hala devam ettiğinin farkında olsam da, benim için eşsiz bir macera idi. belki de olgunluk sürecinin, ya da yetişkinliğe erişmenin olayı burada yaşandı. buraya gelirken, aslında yeteri kadar büyümediğimi şimdi çok iyi fark ediyorum. elbette sızlanacak binlerce şey çıkacaktır, fakat bu deneyim benim için en önemli kilometre taşı olarak kalacak herhalde..
yeni sezon demişken... ilk göze çarpan şey; hangi milletten insanlar gelmeye başladı, onu fark ediyorum önce. bu sezon yine lübnan tayfa hızlı başladı. her şeyi mükemmel isteyen, ancak ceplerindeki akrebi bir türlü yok edemeyen o güzel insanlar... yakın zamanda izlediğim; "memory box" isimli film ile orayla biraz yakınlaşsam da, oradaki tayfanın bu filmden dahi haberi yok. genelde türk dizilerine bayılıyorlar. eh tabi istediklerini yaptırmak için de özellikle 45 yaş üstü kadınlarıyla yaptığım resepsiyondaki ayaküstü flörtler var.
onlar geldiğinde, öyle ki bazen pasaportu uzatmalarına bile gerek kalmıyor. konuşmalarından anlıyorum, geldikleri saatten anlıyorum. mesela asla check-in saatinde gelmiyorlar. bu normalde saat 2 gibi falan olması lazım, ancak uçakları indiği gibi sabahın beşinde altısında oteldeler... ve her zaman onlara erken giriş fırsatı vermediğim için kötü adam ilan ediliyorum. genel olarak sıcak insanlar tabi... onlara tekne turu satabilirsem, ufacık bir komisyonla keyfim yerine gelebiliyor.
tabi sadece o milletten gelmiyor da... son birkaç gündür yaklaşık 100 tanesinin pasaportunu sisteme giriş yapıp, otele aldığım için kafamın içinde beyrut ezgileri dönüyor dolaşıyor... gelenlerin nereden olduğu pek de önemli değil. onları sevsem de, sevmesem de iyi hizmet etmek zorunda olmak gibi bir şey var. ben bu işi gerçekten iyi yapmaya başladım ki, ırkı kökeni ne olursa olsun iyi anlaşıyorum. pakistanlı bir adamla siyaset, ingiliz bir adamla futbol, italyan bir kadınla gidilecek mekanları iyi konuşabiliyorum.. evet italyan tayfayı severim. lakin onlar da ingilizce bilmiyor genelde, gel bakalım google translate...
bir de bahşiş işi var tabii. bunu eskiden yazsam utanırdım galiba. şimdi utanmıyorum. çünkü hayat bazı şeyleri romantikleştirmene izin vermiyor. bir misafirin valizini taşıyorsun. taksi ayarlıyorsun. odasında küçük bir problem oluyor, gidip çözüyorsun. dünyanın en güler yüzlü hizmetini veriyorsun.. bu yüzden de istiyorsun ki cebine üç beş sıkıştırsın. arada geliyor bir şeyler de.. keşke daha çok olsa! o zaman feci motive olurdum. öyle çok büyük paralar da değil. ama insanın moralini düzeltiyor. garip. çünkü o paranın miktarı değil, "birisi yaptığın işi beğenmiş." hissi hoşuma gidiyor. belki de uzun zamandır ihtiyacım olan şey para değil de takdir edilmekti. tabii para da fena olmuyor. onu da inkar edecek değilimz yaaani. hatta bazen kendi kendime "ulan bugün bir bahşiş çıksa güzel olur." dediğim oluyor. hayat beni ilginç bir yere getirdi gerçekten. bazen kendimi ilginç manipülasyonların içinde buluyorum, üç beş kuruş için... ah napalım... para o kadar kritik ki benim için artık. bir gün her şey sona erdiğinde bu huyumdan kesinlikle kurtulacağım.
bu sezon iş konusunda geçen seneye göre çok daha rahat hissediyorum.ne yapacağımı biliyorum.kim ne ister, nasıl konuşulur, nerede susulur...bunları öğrenmişim.insan fark etmiyor aslında. ama bir gün yeni başlayan personele bir şey anlatırken anlıyorsun. "ben bunu biliyormuşum." güzel his. çünkü uzun zamandır kendimi bir konuda yeterli hissettiğim çok olmamıştı. iş dışında pek becerikli biri sayılmam zaten. ama resepsiyon işini seviyorum. insanlarla konuşmayı sevdiğimden değil. garip gelecek ama... çözmeyi seviyorum. bir problem geliyor. çözüyorsun. ve bitiyor..... keşke hayatın tamamı da resepsiyon gibi olsa.
bu yaz henüz başlamadan harika bir olay oldu. bilgisayar aldım. uzun zamandır bu kadar isteyerek yaptığım bir şey olmadı. evet yine borçlandım başka bir şeye ama... borcu bu sefer ödeyebilecek bir durumda yaşıyorum. maaşımdan, bilgisayara gidecek taksitin miktarı hep belli. uzun uzun hesap kitaplarla girdik bu riske.... kutuyu açarken gerçekten mutlu oldum. çocukken yeni oyuncak alınca nasıl hissediyorsan öyle. ilk gün hiçbir şey yapmadım. masaüstünü düzenledim. duvar kağıdı seçtim. programları kurdum. gereksiz yere ayar değiştirdim. sonra oyun yükledim... ve bu oyun minecraft idi. uzun zamandır oynamamıştım. yükledikten sonra da yarım saat oynayıp çıktım. klasik ben. ama önemli olan oyun değildi zaten. önemli olan uzun zamandır ilk defa kendime geleceğe ait bir şey almış olmamdı. son birkaç yıldır sürekli geçmişte yaptığım hataların faturalarını ödüyormuşum gibi hissediyordum. ilk defa "bundan sonra kullanacağım." dediğim bir şey aldım. bu his iyi geldi. hatta düşündüğümden daha iyi geldi. devamı gelecek belki... yok ya belki de gelmez hiç bilemedim şimdi. ama en azından insanın önüne bakabildiğini hissettiriyor.
parasal işler de yavaş yavaş ilerliyor. hala önümde kocaman bir dağ var. onu inkar edecek değilim.
ama garip olan şu; ilk defa o dağ eskisi kadar korkutmuyor. çünkü artık yukarı bakmıyorum. ayağımın dibine bakıyorum. bugün ne yapacağım. bu ay ne bitecek. önümüzdeki ay ne olacak. eskiden sürekli sonunu düşünürdüm. şimdi ise ilk defa süreci düşünüyorum. insan sanırım yaş aldıkça büyük zaferlerden çok küçük ilerlemelere seviniyor. bir dosya kapanıyor. bir ödeme gidiyor. maaş geliyor. birazı gidiyor. birazı kalıyor. tekrar aynı döngü. çok heyecanlı değil. ama düzenli. düzen de uzun zamandır hayatımda eksik olan şeylerden biriydi.
geçenlerde kendi kendime düşündüm. birkaç sene önce bana bugünkü hayatımı anlatsalardı ne hissederdim diye. muhtemelen üzülürdüm. ama işin içine girince öyle olmuyormuş. çünkü insan yaşadığı hayatı normalleştiriyor. otelde kalıyorum. gece çalışıyorum. gündüz uyuyorum. hayatımın büyük kısmı resepsiyon ile odam arasında geçiyor. arada dışarı çıkıyorum. kahve alıyorum. geri dönüyorum. bunu yazınca sıkıcı geliyor. ama yaşarken o kadar da sıkıcı değil. insan bazı rutinlere bağlanıyor. hatta bozulunca rahatsız oluyor.
bu aralar 4-12 çalışıyorum. geceleri bazen dışarı çıkıyorum. sigara içerken otelin önüne bakıyorum. sessizlik oluyor. arada bir araba geçiyor. uzaktan müzik sesi geliyor. bir de sıcak. bu sene sıcak gerçekten başka. gece üçte bile sıcak. bazen "yeter artık." diyorum. sonra aklıma kış geliyor.
bu sefer de üşendiğim günleri hatırlıyorum. insanoğlu gerçekten memnun olmuyor.
itiraf etmeliyim ki bazen oldukça yalnız hissettiğim oluyor. yalnız kalmakla, kimsesiz olmakla bir derdim yok ama histir bu sonuçta.. aniden işler içine ve şaşar kalırsın. oysa anlatabilmeli mi insan bazı şeyleri? ya da anlatsa bir şeyler değişir mi? içimdeki kabullenme, bu yazgıyı değiştirmeye çalışmıyor. sadece burukluk hissi. keşke sevilen, sayılan, önemsenen bir insan olabilseydim diyorum. fakat dışarıda herkes bu hisleri yaşıyor mu cidden? bu iç sorgulamalarıma aldırmayın.. bazen kendi kendime yapıyorum ama bu kadar düzenli cümlelere dökemiyorum herhalde. sosyalleşmekle, insanlarla olmakla bir sorunum yok. işim gereği bunu artık çok çok iyi yapabiliyorum. özellikle hiç tanımadığım insanlarla aniden kıkırdamaya başlayabilme yetisi birden oturuverdi bana. hayatımda ilk kez gördüğüm birisiyle, yıllarca olan bir samimiyet varmış gibi konuşabiliyorum. bir yerden sonra bu fazla sosyallik de beni boğuyor ve yalnız kalmak istiyorum... sanırım benim derdim uzun vadeli.. bir yerden sonra hiç kimsenin istemediği insan olacağımdan şüphe ediyorum içerilerde.
kendi kendime yetiyor olabilmek güzel şey. oluyor.. bir şekilde oluyor. kafamın içindeki bütün her şey zamanla azalıp, artıyor ve dengeyi buluyorum.
bir de şu var. insanlar bana karşı düşündüğümden daha naziklermiş. bunu bu sezon biraz daha fark ettim. geçen sene de yorum yazanlar olmuştu. bu sene de oldu. hala şaşırıyorum. çünkü ben kendimi sadece bir çalışan olarak görüyorum... ismimi bile dillendirmeden, dünyanın rastgele yerlerinde insanlarda iz bırakmak inanılmaz bir şey. bu beni tatmin ediyor. aslında yapılması gerekeni yapıyorum o kadar... ama biri çıkıp, güzel cümlelerin altında ismini yazıyor. teşekkür ediyor. güzel his. özellikle uzun zamandır kendinle ilgili güzel şeyler duymayan biriysen daha da güzel his. isimlik bile takmıyorum. ona rağmen ismimi bulup yazmaları hoşuma gidiyor. demek ki bazen insan farkında olmadan da iz bırakabiliyormuş. o insanlarla kurduğum garip bağlar var... hayatım boyunca yüksek ihtimalle bir daha görmeyeceğim.. ama bir yerlerde benimle ilgili bir yazıt bıraktılar.. belki de sonsuza kadar kalacak. ölümsüz olmak, varlığını soyutlaştırmak gibi bir şey herhalde. isimleri, karakterleri, görünüşleri hepsi aklımda.. binlerce kez selam olsun der geçeriz...
sessiz sessiz uğraştığım başka şeyler de var. çok anlatmak istemiyorum. zaten anlatınca olmuyor gibi geliyor. hala aynı batıl inanç. ama uzun zamandır ilk defa çalışırken boşuna çalışıyormuşum gibi hissetmiyorum. eskiden sadece gün geçsin istiyordum. şimdi gün geçerken bir şeyler de ilerlesin istiyorum. aradaki fark küçük gibi duruyor. ama benim için büyük. çünkü ilkinde sadece zaman geçiyor. ikincisinde ise insan da değişiyor. geçen senelerde sürekli "ya başaramazsam?" diye düşünürdüm. şimdi ise başka bir soru geliyor aklıma. "ya başarırsam?" komik... hatta havaya uçuracak şekilde komik. çünkü bu soru bile bana yabancı. kendime bunu sorduğumu hiç hatırlamıyorum. hala kesin konuşmuyorum. hala beklenti kurmuyorum. ama ihtimalini düşünmeye başladım. belki de uzun zamandır eksik olan buydu. umut değil. ihtimal. ikisi aynı şey değil çünkü.
bir ara sürekli kaybolmuş hissediyordum. şimdi hala tam bulunduğumu söyleyemem. ama en azından haritaya bakıyorum. eskiden nereye gideceğimi bile bilmiyordum. şimdi yol uzun ama yön belli. bence insanı ayakta tutan şey de bu. çünkü yönünü bilen insan yavaş yürümekten çok şikayet etmiyor. yönünü bilmeyen insan ise koşsa bile yoruluyor. ben ikisini de yaşadım. koşup yorulduğum zamanlar daha kötüydü.
şunu fark ettim. son birkaç senedir sürekli bir şeyleri bekliyorum. önce borçların azalmasını. sonra kafamın rahatlamasını. sonra hayatın düzelmesini. sonra başka bir şeyi. insan bekledikçe yaşamayı erteliyor galiba. ben de biraz öyle yaptım. "şu olunca mutlu olurum.", "bu bitince rahatlarım.", "onu da halledersem tamam." ama hiçbir şey tamam olmuyor. çünkü insanın hayatında biten şeylerin yerine yenileri geliyor. bunu kabullenmek biraz zaman aldı. eskiden sürekli geleceği düşünüyordum. hatta bazen bugünü yaşayamayacak kadar. şimdi ise gelecekle arama biraz mesafe koydum. tamamen bıraktım diyemem. çünkü bırakacak durumda değilim. hala uğraştığım şeyler var. hala sessiz sessiz yürüttüğüm planlar var. hala önümde çözmem gereken meseleler var. ama ilk defa bunların beni tamamen ele geçirmesine izin vermiyorum. belki de olgunlaşmak böyle bir şeydir. bilmiyorum.
şu sıralar kendime eskisi kadar kızmıyorum. bu cümleyi yazacağımı hiç düşünmezdim. çünkü uzun zamandır en büyük düşmanım bendim. yaptığım hatalar. verdiğim kararlar. kaçırdığım fırsatlar. hepsini defalarca düşündüm. aynı filmi yüzlerce kez izlemek gibi. sonu değişmiyor. ama insan yine açıyor. şimdi ise ilk defa filmi kapatabiliyorum. çünkü artık yeni sahneler var. eski sahneler tamamen silinmiyor. ama eskisi kadar yüksek sesle konuşmuyorlar... biliyorum çocuk biliyorum. hatalar geri alınmaz ve ben feci derece suçluyum. fakat! kendimi affetmezsem, bu hataları düzeltme şansım hiç olmazdı. yaşanan her şeyden dolayı pişmanım elbette.. kırdıklarım, incittiklerim hepsi aklımda.. ama devam etmek zorundayım. kendim olabilmeliyim ki, bir gün bir yerlerde her şeyi tamir edebileyim....
2026' şu ana kadar bana büyük cevaplar vermedi. hatta yeni sorular çıkardı. ama uzun zamandır ilk defa o soruların hepsini aynı gece cevaplamak zorundaymışım gibi hissetmiyorum. bazıları bekleyebilir. hatta çoğu bekleyebilir. ben de bekleyebilirim.
neyse. çok uzattım!
aslında bu bloga ne zaman uğrasam "uzun uzun yazacağım." diye başlayıp bir yerde tıkanıyorum. lakin bugün bence hakkını verdim. eskiden her yazının sonunda geleceği tahmin etmeye çalışırdım. şimdi ise hiç uğraşmıyorum. çünkü son birkaç yıl bana şunu öğretti. hayatın en önemli olayları zaten planladıkların olmuyor. hiç aklında olmayan şeyler geliyor. iyi ya da kötü. kapıyı çalıp içeri giriyorlar. sen de alışıyorsun. galiba insanın en büyük yeteneği de bu. alışmak. bazen buna kızıyorum. çünkü en ağır şeylere bile alışabiliyoruz. geriye dönüp, alıştığım şeyleri hatırlayınca dehşete düştüğüm olabiliyor... bazen de iyi ki diyorum. çünkü alışamasaydık çoktan yarıda kalmıştık...
bakalım... önümde sessiz sessiz yürüyen birkaç iş var. umarım bu sefer gerçekten yürümeye devam ederim. çünkü uzun zamandır ilk defa gideceğim yeri değil de, attığım adımı seviyorum. gerisi zaten biraz zaman işi. neler olup biteceğini hala merak ediyoruz... umarım buraya en güzellerini yazmak nasip olur....
sevgilerle...
Yorumlar
Yorum Gönder